Tık Tık

19 Ocak 2013 Cumartesi

Anna Karenina:İki Kişilik Aşk,Tek Kişilik Ölüm

 


     İki ciltlik kitabı elime ilk aldığımda yaklaşık 1200 sayfanın Anna ile ilgili ne anlattığı hakkında hayli hevesliydim.Her klasik gibi bol betimleme ile bölüm bölüm zorla okusamda, vurucu darbe son elli sayfada geldi.Yasak bir aşk üçgeni,ihtiras ve yalanın olduğu kitapta kim kazanacak  diye beklerken, kazananın ne aşk ne gurur olduğunu görüyorsunuz.Kazanan ölüm oluyor.
    Anna ve  Vronskinin aşkı tren garında başlayıp, tren rayların da son buluyor. Bir romanı izlemekten ziyade ,bir şiiri izlemekti film.O bilinen kabarık etekler,hiç bir zaman anlam veremediğim tuhaf  balo dansları,hızla değişen sahneler,müzik ve tanınmış oyuncu kadrosuyla süslenmiş bir dram.

 
    Sevebildiğim tek sarışın aktör  Jude Law'ı genelde umursamaz ve çapkın rollerde izlemeye alışık olduğumuz için, filmde ki  sakin,sabırlı ve eşi Annaya son derece saygılı oluşu beni hayli şaşırttı.


     Karayip korsanlarının kızı Keira Knightley rolünün hakkını vermiş diyebilirz.Ancak subay Vronski canlandıran Aaron Taylor'u hiç sevmedim.Fazlasıyla sönük bir karakter geldi bana.Belki de Anna'nın tutkusu film boyunca baskın geldiği içindir.
     Kitty ve Levin'in aşkı beni daha bir etkiledi aslında. Levin'in hasta abisine ,Kitty'nin  bakması çok anlamlıydı.Ne de olsa filmin sonunda en çok mutlu olan onlar oldu.

   
      Kuşkusuz kitabından daha tat alacağınız bir hikaye Anna Karenina. Canım sıkıldıkça kitabın son sayfalarını arada okurum.Her seferinde de aynı etkiyi bırakır üstümde. Anna'nın çocuğunu terk etmesi,dışlanması ve toplum tarafından 'fahişe' damgası yemesi ne kadar acı olsada,tek suçlunun Anna olduğunu düşünmüyorum.Zaten filmde de yer yer aşk evliliği yapmanın mucize olduğuna dair ince göndermeler var.Ailelerin acele etmesi ve itibarının iyi olduğunu düşündükleri kimselerle kızlarına zoraki evlilikler yaptırmaları, bireyleri gerçek aşkı bulunca  yanlış yapmaya itiyor nitekim.
     Yıllar öncesinde siyah beyaz bir rus yapımı Anna Karenina izlemiştim.Beğendiğimi söyleyemem.Tabi ki bu yeni jenerasyon kat ve kat güzel.
     Unutmadan ,intihar sahnesinin çok havada kaldığını söylemeliyim.Son sahnelerle gördüğümüz üzere tek 'günah keçisi'  Anna oluyor, sanki onun ölmesiyle her şey yoluna girmiş ve tek sorun yaratan oymuş gibi. Kitapta böyle değil. Daha trajik bir anlatım ve son var.Filme göre daha doyurucu.
   Aşkın, bir evlilik, iki adam ve bir kadını nelere sürüklediğini görmek istiyorsanız, izlemelisiniz.
 


15 Ocak 2013 Salı

Tek Taraflı Tutkunun Yakıcılığı : Blue Valentine





İki ayrı zaman diliminde geçen iki farklı filmi aynı anda izliyoruz Blue Valentine'da. Liseyi bile bitirememiş, evden eve nakliyat şirketinde çalışan Dean ile, tıp okuyan sorunlu Cindy'nin romantik komedi tadındaki tanışmaları ve evliliğe uzanan  yolda yaşadıkları bir yandan, diğer yandan da tek taraflı tutkusuyla kendini paralayan, kendinden olmayan bir çocuğa mükemmel babalık yapan ama her şeye rağmen aşkına karşılık alamayan bir adamın dramı.


Dean, ne yaparsa yapsın Cindy'ye yaranamıyor ve belki de esas sorun, Dean'in en baştan beri çokça fedakarlık yapması, ilişkileri için uğraşıp durması.


Cindy, ihanet eden, suratsız, tatminsiz ve huzursuz bir tip. 




Film, erkek tarafını destekliyor, yani elimizde 500 Days of Summer'da olduğu gibi, işleri boka sardıran bir kadın karakter var ve epey küfür yiyor bizlerden. Önce gidip adamı itin tekiyle güzelce aldatıp hamile kalıyor, sonra başkasının  çocuğunu sırtında taşıyan adama hayatı dar ediyor. Adamı beğenmiyor. Kendisi başarısız bir doktor ancak tabii ki el işçiliği ile çalışan adamdan daha fazla kazanıyor ve bu, (edebi olmak için kasmayacağım) onun bir taraflarını kaldırıyor. Zaten baştan beri var olan sorunlu psikolojisi, adamın özverilerine sıradan bir şeymiş gibi yaklaşımı, sevildikçe şımaran hali ile film boyunca insanı çileden çıkarıyor.



Tek taraflı çabayı, tutkulu bir cümleye bir sarılma ya da bir öpücüğe aynı şevkle karşılık alamamak halinin korkunçluğunu, evden ayrılan babasının ardından ağlayarak bağıran küçük Frankie ile boşanmanın ne kadar zor olduğunu çok gerçekçi bir şekilde anlatan filmimizde Dean karakterini sevgili Ryan Gosling,  sevimsizler şahı Michelle Williams' da uyuz Cindy'yi canlandırıyor. Film, IMDB'de 7,5 puan almış.

Film, bittiğinde bende derin bir huzursuzluk ve üzüntüyle eş zamanlı olarak Cindy'nin her koşulda memnuniyetsizlik saçan yüzünü tırmalama ve saçını yolma isteği bıraktı.

İzleyin.

Penny & The Quarters - You and Me

12 Ocak 2013 Cumartesi

Bir Kalenin Yalnızca Tek Bir Kralı Olabilir - The Last Castle



The Horse Whisperer ve bir çok western filminden tanıdığımız Robert Redford'ın, başrolünü The Sopranos'un Tony Soprano'su James Gandolfini'yle paylaştığı The Last Castle, yüksek güvenlikli bir askeri hapishanede geçiyor. Robert Redford'ın oynadığı Eugene Irwin, yüksek rütbesiyle ve Amerika'nın en ünlü taktik uzmanlarından biri olmasıyla tanınan bir Korgeneral. Görev sırasında verdiği bir karar nedeniyle ölüme sebebiyet vermekten dolayı 10 yıl hapse mahkum tutuluyor ve James Gandolfini'nin, Albay Winter rolüyle hapishane yöneticiliğini yaptığı Castle'a gönderilmesiyle başlıyor film.



Albay Winter, içinde bulundukları hapishanenin bir askeri hapishane olmasının da getirdiği bir tedirginlikle, mahkumlar arasında bir korgeneralin bulunmasından rahatsız.

Diğer mahkumların başka bir mahkuma saygı duyması, onun itibarını sarsıcı nitelikte. Bu sebeple, askerler arasındaki farklılıkları sıfıra indirme çabasında ve bu sebeple "kazara" ölümler de dahil hapishane güvenliğini maksimum seviyede tutmak için elinden gelen her şeyi yapıyor.
Bu "kazara" ölümlerin sonradan farkına varan ve bundan rahatsızlık duyan Irwin, Winter'ı görevden aldırmaya karar veriyor ve bunu yapabilmesinin tek sebebi de, askeri yasalara göre, Winter'ın hapishanenin kontrolünü kaybetmesini sağlamak.



Winter, içten içe Korgeneral Irwin'e askeri başarılarından dolayı bir kıskançlık duyuyor, filmdeki ince detaylarla da bu bir nevi sezdirilmiş. Winter, hapishanedeki ofisinde sürekli Salieri dinliyor ve bildiğimiz üzere, Salieri, Mozart döneminde yaşamış bir başka müzisyen.

Mozart gibi bir dehanın gölgesinde kaldığı için yeterince tanınamaz. Çünkü ne kadar iyi olursa olsun bir dahi kadar iyi yazamaz. Winter ile Korgeneral Irwin arasındaki ilişkiyi de Salieri'nin tanrıya şu serzenişinde bulabiliriz ; "Tanrım bu bana nasıl bir cezadır ki, bu adama böyle bir yetenek verdin, bana ise yalnızca bu yeteneği anlayabilecek kadar bilgi verdin."


Irwin, kararını verdikten sonra kolları sıvıyor ve kısa bir sürede bin iki yüz kadar askerle kendi komutası altında bir ayaklanma başlatıyor ve Albay Winter'ı taktiksel planıyla alt etmeyi başarıyor. Filmin genelinde hakim olan hava aynı zamanda bütün mahkumların asker olmasıyla hapishane havasından biraz daha farklı. 

Filmin müzikleri, Total Recall'dan tutun da Forrest Gump'a kadar birçok filmin müziklerini yapmış Jerry Goldsmith ve Country müziğiyle tanınan Dean Hall tarafından kompoze edilmiş. Filmin konusuyla ilgili daha fazla bilgi vermeyi bırakıp, sizi filmin felsefik "kale" tanımıyla ve filmle baş başa bırakıyorum;

"Take a look at a castle, any castle. Now break down the key elements that make it a castle. They haven't changed in a thousand years:
1) Location: A site on a high ground that commands the territory as far as the eye can see.
2)Protection: Big walls. Walls strong enough to withstand a frontal attack.
3)Garrison: Men who are trained and willing to kill.
4)Flag: You tell your men, 'You're soldiers, and that's our flag.' You tell them nobody takes our flag."


IMDB'den 6.7 puan almış fakat, filmin bu puandan çok daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. İzleyiniz efendim, pişman olmayacaksınız.

Antimilitarist Bir Şiir : Ölüleri Gömün




Irvin Shaw'ın ilk kez 1936'da sahnelenen bu oyununu ben geçtiğimiz sezonda izledim. Çok değişik hislerle ve tam  bir antimilitarist olarak salondan ayrıldım. Neden öldüklerini sorgulayan bir grup asker gömülmeyi reddediyor. Savaş durmadan gömülmeyeceklerini söyleyip, tek tek geride kalanlarıyla konuşuyorlar.

Oyun, savaş ortamında geçtiği için erkek oyuncu yoğunluğu var ancak, kadın oyuncular çok güçlü performanslar sergiliyor. Özellikle sonlara doğru, uzunca bir tiradı olan, çektikleri fakirlikten dem vuran kadın beni çok etkiledi. 

Ve elbette, "20 Yaşında ölmek ne demek?" sorusunu insanın suratına tokat gibi çarpan, " Ben daha hiç sevmedim, hiç sevişmedim." diyen Jimmy karakterinin annesiyle diyaloğu esnasında ağladım.


Bir türlü gömülmeyi kabul etmiyorlar. Anneleri, sevgilileri geliyor ikna etmeye ama onlar öylece oturuyorlar. Olayın basına sızmasından, ortalığın birbirine girmesinden deli gibi korkan komutanlar ne savaştan vazgeçiyorlar, ne de kararlarından, " Ölüleri gömün, susturun şunları!"

Oyunun müzikleri biraz fazla yoğun, ışıklar ve dekor görsel olarak epey etkileyici. Oyun bu sezonda da devlet tiyatroları kapsamında sahneleniyor, ayrıca ilk sahnelendiği yılda yılın en iyi oyunu seçildiğini de belirtmek isterim.

Gidin ve görün diyorum kısacası, ayakta alkışladım ve pişman değilim çünkü, nefes alan ve dünya üzerinde sevdiği bir şeyler olan herkes, antimilitarist olmalıdır.

Savaşın hiçbir getirisi yoktur. Savaşa gerek yoktur.


11 Ocak 2013 Cuma

İki Dünya Arasında Sıradışı bir Aşk Öyküsü : What Dreams May Come

Aşk filmlerini sevmem, Robin Williams'a bayılırım. Bu sebeptendir bu filmi izlemem ve diğer aşk filmlerinden farklı olduğunu düşünmem. Öncelikle film tamamen sübjektif yargıya açık, hiçbir şey net değil. İzleyerek neyin ne olduğuna kendiniz karar veriyorsunuz, bunu baştan söyleyeyim.


Konusuna gelecek olursak, Yunan Mitolojisi okuyanlara tanıdık gelecek, karısı Eurydice'yi kurtarmak için yer altı dünyasına giden Orpheus gibi bir karakterimiz var, Robin Williams bir doktor, ressam olan eşi ve iki çocuklarıyla beraber mutlu bir hayatları varken aniden dünyaları kararıyor. Başlarına gelen trajik olay sonucunda, ressam eş, büyük bir bunalım geçiriyor.




Robin Williams, kendini karısını iyi etmeye adıyor ancak yağmurlu havada eve dönerken denk geldiği bir trafik kazasında yaralılara yardımcı olmak için aracından inince, gelen bir diğer araç da ona çarpıyor ve pat, kendini cennette buluyor.

Lakin, tüm bu acılara dayanamayan karısı, onun da ölümünün ardından intihar ettiği için cehennemde.


Filmin bundan sonraki kısmı tamamen fantastik, karışık bir şekilde Williams'ın karısını cehennemden kurtarma girişimleriyle devam ediyor.

Karısının tablolarını yaşıyor, çocukları ve köpeğiyle buluşuyor. Mistik ve derinden kendinizi garip hissetmenize sebep olacak bu filmi, diğer aşk filmlerinden ayrı bir yere koyun ve izleyin.

"İnsan, sevdiği bir şeye yeniden kavuşmak için nelere katlanır?" sorusuna, kutsal yasakları dahi hiç düşünmeden çiğneyen karakterimiz güzel bir yanıt veriyor.

Beni en çok etkileyen kısım ise şu ; adamın cenneti, kadının tablolarından meydana geliyor. Yani ikisi o kadar iç içe geçmişler ki, adamın cennetindeki renkler, kadına ait.


Film önerisi: Beni Orada Arama

   Araştırmayı çok seven birisiyim. Ders kitaplarındaki isimlerden tutun da, kitaplardaki kelimelerin anlamlarını, paragraf sorularının hangi kitaptan olduğunu, şiirlerin yazılış amaçlarını, aklınıza gelecek her şeyi araştırabilirim.
   Biyografi filmlerini severim, birisinin hayatını öğrenmek hoşuma gider. Yine araştırmacı kimliğimin yüksek olduğu bir günde, film araştırıyordum. Bob Dylan biyografisine denk geldim: Beni Orada Arama.




   Filmi 3 güne dağıtarak izleyebilmiştim ancak, çünkü olaylar ve kişiler çok kafa karıştırıyordu. İlk 45 dakikada beynimin uyuştuğunu hissedebiliyordum.




   Film Bob Dylan'ın müziğe nasıl atıldığı üzerine kurulu. Çocukluğunda yaşıtlarından daha değişik düşüncelere sahip bir çocuk olan bu adam, o yaşta yollara düşüyor. Cesaretini ve hayallerini yanına alarak... Filmde Bob Dylan'ı 6 farklı kişi canlandırıyor, yani film Bob Dylan'ın yaşamından 6 kesiti barındırıyor. 




   Bir de sizi ufak bir sürpriz bekliyor. Filmin oyuncularıyla ilgili ufak bir ayrıntı, izledikten sonra tüm oyuncuları araştırmanızı öneririm. Siz benim kadar şaşırır mısınız bilmiyorum ama ben öğrendiğim zaman hayran kalmıştım o kişiye.

   Biyografi filmleri seviyorsanız, izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Film sadece Bob Dylan'ın müzik yaşamını değil, fikir hayatını da ele alıyor bi' nevi. Belki onu dinlemeye başlarsınız.

Kültürlü kalın.



5 Ocak 2013 Cumartesi

Duyguların Rengi : The Help


Kathryn Stockett'in aynı adlı romanından uyarlama, 2011 yapımı bu film 60'ların Amerikasında, Mississippi'de geçiyor. Günümüzde bir özgürlükler diyarı olarak görülen ABD'nin çok değil 40 yıl kadar önce ne halde olduğunu, izleyiciyi sıkmadan anlatıyor film.

Yönetmeni Tate Taylor'un ikinci film deneyimi olduğu göz önüne alınırsa, gerçekten sağlam bir iş ortaya çıkmış. Karakterler üzerinden verilmeye çalışan mesajlar akılda kalıcı ve insanı yüreğinden yakalıyor, kısacası film amacına ulaşıyor.

Emma Stone'un canlandırdığı, zengin ailenin idealist kızı Skeeter'ın, zenci ev hizmetçilerinin hikayelerinden etkilenip, bunları kitap haline getirmek istemesi ile başlıyor film. Bu kitabı yazmanın yasa dışı oluşu, büyük bir özveri ve grup çalışması gerektirdiğinden ilk başlarda yalnızca komşusunun hizmetçisi Aibileen ile çalışıyor Skeeter. Ardından, filmin en güçlü karakterlerinden Minnie, canına tak ederek katılıyor ekibe.

Aibileen karakterini canlandıran Viola Davis, beni kendine hayran bıraktı diyebilirim. Kendisini, Meryl Streep ile beraber rol aldığı Şüphe (Doubt) filminden tanıyor olabilirsiniz. Gerçekten ayakta alkışlanması gereken bir performans sergiliyor, filmin güçlü etkiler bırakmasında Davis'in etkisi tartışılamaz.

Minnie rolündeki Octavia Spencer'ı da kişisel olarak çok beğendiğimi söylemeliyim, ayrıca 2012 En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ını, aynı kategoride BAFTA ve Altın Küre ödüllerini aldığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

Filmin kötü karakteri Hilly'i canlandıran Bryce Dallas Howard da gerçekten başarılı bir kötü karakter çizmiş.

IMDB'de 8.0 puan alan film, her açıdan başarılı ve güzel zaman geçirirken bir şeyler öğrenmeyi de vaadediyor. 



2 Ocak 2013 Çarşamba

Yaşasın Bu Yaman, Bu Cesur Yeni Dünya : Aldous Huxley


Huxley ailesi, İngiltere'ye pek çok bilim insanı ve sanatçı kazandırmış bir aile. Aldous Huxley ise, Cesur Yeni Dünya romanı ile en değerli kitaplarımı koyduğum kapaklı ve gözlerden uzak rafta yerini geçtiğimiz günlerde aldı. Aldous'un Oxford mezunu olduğunu görünce, "Oxford burada vardı da biz mi okumadık?" diye çemkirmek istedim, lakin sonra yapmadım. Böyle distopik bir ortam yaratmak, alegorik romanda mihenk taşı sayılabilecek bir metne imza atmak, Oxford mezunu olmakla alakalı değil elbette.

 (Distopya, ütopik toplum anlayışının tam tersini tanımlamak için kullanılır. Ütopya ise,  tasarlanmış ancak gerçekleşmesi imkansız ideal toplum anlamına geliyor )


Huxley, Cesur Yeni Dünya'da çizdiği toplum portresi ile hedonizme de güzelce selam çakıyor. Savaş ve yoksulluğun hatta hastalık ve yaşlılığın bilim sayesinde ortadan kalktığı 26. yüzyıl İngilteresinde insanlar önüne gelenle cinsel ilişkiye girerler "soma" denen bir uyuşturucu kullanarak gündelik sıkıntılardan uzaklaşırlar. Hatta bu "soma" o kadar mühimdir ki, iş günü sonunda devlet herkese belli bir miktarda soma dağıtır, dağıtım gecikirse kargaşa çıkar.

Aile kavramı, uykuda şartlandırma yöntemi ile ortadan kalkmıştır. Yalnız bir yaşam mümkün değildir, insanlar olabildiğince beraber dolaşmaya şartlandırılırlar. Anne kavramı belden aşağı bir muhabbet, baba ise komik olmayan bir şakadan ibarettir. İnsanların, diğerlerini fazla sevmeleri mümkün değildir. Din, edebiyat ve felsefe de aile kavramı ile beraber tarihin karanlık sularına karışmıştır.

"Bokanovski yöntemi" denen yöntem ile, tek yumurtadan oluşturulan yüzlerce embriyo, cenin iken kaderi tayin edilen bebekler, doğmadan önce zekası ve fiziksel şartları belirlenerek doğumdan sonra uykuda şartlandırılan ve içinde bulunduğu toplumu sorgulamayan insanlar.
Huxley bu romanı yazarken, Rus romancı Yevgeni İvanoviç Zamyatin'in "BİZ" adlı eserinden etkilenmiş ancak yine aynı romandan etkilenen George Orwell'in 1984'ü gibi özgün ve alanında oldukça başarılı bir metin ortaya çıkmış.

"O wonder,
How many goodly creatures are there here !
How beauteous manking is !
O brave new world !
That has such people in't ! "


Shakespeare'in "Fırtına" isimli eserinde, Miranda karakterinin konuşmasından alınmış, romana adını vermiştir.