Tık Tık

27 Aralık 2012 Perşembe

İzlenimci Bir Gün Doğumu : Monet



Monet ile ilk tanıştığımda, ressam ya da resim nedir onu bile bilmiyordum. Annemin çok çekici, kocaman ve içi resimlerle dolu kitapları vardı. Sıkıldığım her an oturup kurcalamaya başlardım. Monet'nin renklerini çok severdim.

Çok sonra hayatıma giren Fransızca ile beraber yeniden geldi Monet.

14 Kasım 1840 - Paris doğumlu olan Monet, "İzlenimcilik" terimini, İzlenimcilik : Gün Doğumu adlı tablosu ile resme kazandırmış.

Renkleri, fırça darbeleriyle olduğundan farklı, ancak sanki olması gereken buymuş gibi.

Sevgilisi (daha sonra karısı olacak) Camille Doncieux evlilik dışı hamile kalıp ilk çocukları Jean'ı dünyaya getirince Monet'nin Seine nehrine atlayarak intihara kalkışması,  ardından Camille hastalandığında yanına taşındıkları Ernest ve Alice Hoschede ile geçen günleri, her ikisinin de eşlerinin ölümünün ardından evlenen Monet ve Alice, iki eski evlilikten toplamda sekiz çocuk.Karmaşık bir iç dünya ve özel hayat.

 Yoksulluğa düşmemek için sürekli üretmeye kararlı Monet, önemli pek çok resmini bu dönemde yaptı. İkinci eşi ve üstelik ilk oğlu da Monet'den önce öldüler.
Monet, gözlerine inen kataraktın kalın perdesi ile, renkleri ayırt edememeye başladı. Hastalığı ile, tabloları karanlıklaştı. Kırmızı ve turuncu rengin hakimiyeti arttı. 1923 yılında geçirdiği ameliyat sonrası düzelen görüşüyle beraber tablolarında renk hakimiyeti eskiden olduğu gibi yeniden yeşil ve maviye kaldı.


Monet, tüm bu debdebeli hayata rağmen 1926'da akciğer kanserinden, tek başına öldü.
Giverny kilisesine gömüldü.



25 Aralık 2012 Salı

Howard Phillips Lovecraft ve Cthulhu Mitosu

     Korku edebiyatının fantastik, kurgusal ve bir o kadar da realist öncülerinden Howard Phillips Lovecraft, 20 Ağustos 1890'da Providence, Rhode Island, Amerika'da doğuyor. 

Soyadı kadar şeker ve sevimli bir adam olan Lovecraft, annesi tarafından bir kız gibi yetiştiriliyor ve sürekli bir baskı halinde yaşıyor, belli ki, bu yaşam biçimi, onun psikosomatik birtakım hastalıklara yakalanmasına neden oluyor ve belki de kendisindeki bu değişikliklerden ilham alan Lovecraft, tarihin gelmiş geçmiş en (ecnebi tabirle) "weird" veya tuhaf hikayelerini yazıyor. 


     Öykülerinde "grotesk" kelimesini sık sık sıfat olarak kullanıyor ve aslında anlattığı şeyleri de tamamen grotesk bir alt yapıyla dile getiriyor. Cthulhu Mitosu'na gelirsek, Lovecraft, küçüklüğünden beri Arap mistisizmine büyük bir hayranlık besliyor ve Cthulhu Mitosu'nun oluşmasında da bu hayranlığın etkisi büyük. 1924 yılında yazdığı "The Hound" adlı öyküde, Deli Arap Abdul Alhazred adlı bir Arap'ın yazdığını iddia ettiği "Necronomicon"dan (Yunanca'dan: Ölüler Yasasının Sınıflandırılması) bahsediyor ve birçok öyküsünün temel korku öğesini bu kitapta adını okuduğunu söylediği varlıklara dayandırıyor. 

"The Great Old Ones", veya "Deep Ones" adını verdiği ve bundan milyonlarca yıl önce yaşadığına ve dünyanın eski sahipleri olduklarına inanılan büyük ve "geometriye aykırı" varlıklardan bahsediliyor bu kitapta. Cthulhu da aynı kitapta yer alıyor ve bu kitabı okuduğuna inanılan bir grup insan, Cthulhu Mezhebi adı altında hala Cthulhu'ya tapıyor.Hala bu kurgusal kitabın var olduğuna inanan ve onu arayan birtakım insanların olduğu biliniyor ve Lovecraft'ın muazzam realistik anlatımından sonra, ben de onlardan biriyim diyebilirim.

Cthulhu'nun, Lovecraft'ın betimlemesine en yakın tasvir edilmiş resimlerinden biri:

Peki kim bu Cthulhu? Cthulhu, kitapta anlatılana göre, Güney Pasifik'in derinlerinde, R'lyeh adlı bir sualtı şehrinde yaşıyor ve uzun bir süredir sürekli uyuyor. İnsanların rüyalarını yiyerek besleniyor ve genellikle insanlara rüyalarına girerek çağrıda bulunuyor. 


Cthulhu'nun Çağrısı dışındaki öykülerinin birçoğunda da Lovecraft, Cthulhu'ya ve kendi oluşturduğu bu Cthulhu Mitosu'na göndermelerde bulunuyor. "Innsmouth Üzerindeki Gölge" (Shadow Over Innsmouth) adlı öyküsü buna bir örnek. Başka öykülerinde ise tema genellikle "bir şey geliyor, ben ne olduğunu göremiyorum, (veya tasvir etmeye dilim varmıyor) ama bu şey çok korkunç ve ucubik" şeklinde. Okurken hissedilen şeyler, eğer bu Mitos'u özümseyebildiyseniz, korkudan biraz daha derin ve daha düşündürücü. 

Fan yapımı bir Necronomicon örneği: 

Kapanışı Necronomicon'dan olduğu söylenen şu sözlerle yapalım;

"That is not dead which can eternal lie,
Yet with strange aeons, even death may die.." 

(Sonsuza dek yatan ölü değildir,
ve garip uzak zamanlarda, ölüm bile ölebilir..)

24 Aralık 2012 Pazartesi

Bülbülü Öldürmek Günahtır : Harper Lee



28 Nisan 1926 doğumlu Harper Lee, 1960 yılında bir roman yazdı ve Pulitzer kazandı, hemen ardından filme uyarlanan bu ilk ve tek roman, bu defa da Oscar ödülü aldı. 
Neden bir daha yazmadığı ile ilgili üretebileceğim en yerinde teori, sanırım Bülbülü Öldürmek romanının, yaşanmış bir hikayeye dayanıyor olması ve gösterdiği başarı. 

Okurken ağladığım iki romandan biri, Bülbülü Öldürmek. Anlatıcımız Scout, babası ve ağabeyi ile yaşayan bir kız çocuğu. Her çocuk gibi masum ve hayata farklı gözlüklerden bakıyor. Anlatımdaki sadelik daha ilk satırdan içine çekerken, roman ilerledikçe "bakın ben size bir hayat dersi veriyorum" iması olmaksızın, ömür boyu akıldan çıkmayacak, içe işleyecek bir hal alıyor.

Bir masumun, ten renginden dolayı kasabadaki çoğunluk tarafından suçlu görülmesi ve Scout'un babası avukat Atticus Finch'in, bu zenci işçinin savunmasını canını dişine takarak üzerine alması, kitabın konusunu oluşturuyor.

Atticus mükemmel bir baba, hatta mükemmel bir insan portresi. Çocuklarıyla - bilhassa kızıyla - olan ilişkisi, sonradan görme ablasına karşı tavrı, nazik komşularıyla olan diyaloğu ile göze sokulmadan verilmiş bir ideal insan çizimi. 



Jem yavaşça, "Atticus" dedi,
"Ne var oğlum?"
"Bunu nasıl yaparlar? Nasıl?"
"Bilemem, ama yaptılar. Önceden de yaptılar, bu gece de yaptılar ve bundan sonra da yapacaklar. Yaptıkları zaman da, yalnızca çocuklar ağlayacak."



ve, hem filmin hem de kitabın en can alıcı bölümü, -açıkyüreklilikle- beni ağlatan kısmı;


Tüm kasabayı karşısına almak pahasına, masum olanı korumak için kendini öne atan Atticus'un müvekkili olan, o zamanın Amerikası için bir böcekten farksız zenci suçlu bulunduğunda gerçekleşir,

Dinleyicilerin arasından geçip, ön kapıdan çıktı. Başını izledim. Hiç yukarı bakmadı.
Birileri beni itekliyordu ama aşağıdakilerden ve Atticus'dan gözlerimi alamıyordum.
"Bayan Jean Louise..."
Baktım, hepsi ayaktaydı. Karşıdakiler de ayağa kalkıyorlardı. Peder Sykes'ın sesi de yargıçınki kadar derinden geliyordu.
"Bayan Jean Louise, ayağa kalkın. Babanız geçiyor." dedi.

İşte bu kitabı okumak, onurlu bir adamın karşısında, saygıyla ayakta durmak gibi.


23 Aralık 2012 Pazar

The Hobbit İzlenir



   Çekimlerinin başlayacağını ilk okuduğum zaman, mutluluktan dört köşe olmuştum.Yüzüklerin Efendisine olan aşkımız, bu filmle devam edecekti. Aynen de öyle oldu.
   Vizyona girdiği günden , hemen sonraki gün saat 12:00 da biletleri almaya gidip ancak 19:30'a yer bulmam beni hiç şaşırtmadı. 3D gözlüklerimi takıp ,nefes bile aldığımı hatırlamadığım üç saat geçirdim. O dev ekranda; film başlarken Frodo, Gandalf,Bilbo Baggins'i  görünce, yıllardır görmediğim dostlarımla kucaklaşmış gibi oldum.

   
    Beraber yola çıktık sanki. Beraber savaştık Orklarla. Etrafımda 13 tane cüceyle.İlk dakikadan Orta Dünya beni yuttu. Biterken filmdeki kocaman kuşlardan biri omzumdan pençeleriyle tutup koltuğuma oturttu.

    3 saat az geldi.Keşke daha uzun saatler sürseydi dedim, evet. Film bittiğin de suratımda ki aptal gülümsemenin farkına vardım.Koltuktan kalkasım gelmedi.Sihirli dünya bitmişti.Bu filmin 2.si ne zaman diye beynim çığlık atarken ben hala anlamsız sırıtıyordum.
   Seri olan filmleri seviyorum. Beklemeyi seviyorum.

   Filmden bir söz aklımda kaldı:
   "Her kahraman, biraz abartılmayı hak eder."


Peter Jackson



-Bilbo Baggins karakteri için başlarda Daniel Radcliffe düşünülmüş.
-The Hobbit filmine destek amaçlı iki tane strateji oyununun Kababam tarafından geliştirileceği duyuruldu.
-Film yapımcılarına sadece 5 gün içerisinde 250 milyon dolar gelir kazandırdı.
-Toplam seyircinin yüzde 57'si erkekmiş.


-Devam Filmleri :
 The Desolation of Smaug- 13 aralık 2013
 There and Back Again- 18 temmuz 2014


22 Aralık 2012 Cumartesi

Boyalı Bir Kuş : Jerzy Kosiński



Jerzy Kosiński, 3 Mayıs 1991'de yazdığı intihar mektubunda böyle diyordu,
 "Her zamankinden daha uzun süre uyuyacağım, buna sonsuzluk deyin." 



 Lodz doğumlu yazar, 2.Dünya Savaşı esnasında çocuktu. Hitler Polonya'ya girdiğinde pek çok çocuk öldü, pek çoğu annesiz babasız kaldı, büyük bir kısmı da yaşadıklarını ömür boyu Kosiński gibi içinde taşıdı.
Kosiński'nin yaşadığı iyi hayata, yazın hayatının başarısına rağmen başına poşet geçirerek kendini boğması, 2. Dünya Savaşının üzerinde bıraktığı etkidendir diye düşünmek, sanırım çok da mantıksız değil.

Yahudi olan ailesi, başına bir şey gelmemesi için onu sahte kimlikle, Doğu Polonyada bir ailenin yanına yerleştirdi, sahte vaftiz belgesi bile vardı ancak bu onu gördüklerinden ve yaşadıklarından koruyamadı. Dünyada oldukça ses getiren romanı Boyalı Kuş'un büyük kısmı, Kosiński'nin bu kaçış esnasında yaşadıklarından oluşur. Doğrudur. Gerçektir.

Boyalı Kuş, farklı olmanın toplum tarafından nasıl cezalandırıldığını, müthiş bir alegori ile anlatır. Başına gelen türlü olaylar sonucu kuşçu Lekh'in yanına sığınan çocuk,burada mutludur. Lekh, yörede bir çeşit deli ve sokak kadını olarak tanınan, dışlanan Ludmilla'ya aşıktır. Ludmilla'nin ortadan kaybolması ile beraber bir çeşit ritüel gibi, yakaladığı bir kuşun kanatlarını renk renk boyar ve sürünün arasına yeniden salar. Sürüsü tarafından tanınmayan bu "farklı" boyalı kuş, vahşice parçalanır. Bu, insanın farklı olanı tehdit olarak görmesine güzel bir göndermedir. İnsan, "kuş beyinli" diyerek zekasını aşağıladığı kuş sürüsü gibi, farklı olanı cezalandırmanın yolunu bir şekilde bulmaktadır.


Kosiński'nin Boyalı Kuş'u, bir insanlık ağıdıdır. Çocuksu bir masumiyetle yazılmış, dalsız budaksız anlatımı, içerdiği gerçekçi öğeler, samimiyeti ve şiddeti can acıtır.


İnsanların hayvani yüzünü gözler önüne serer.

Kosiński'nin ömrünü, başına bir poşet geçirterek bitiren yüzünü.

35 Seneye Sığdırılan Bir Yarım Ömür : Toulouse-Lautrec

aynadan,kendi portresi


24 Kasım doğumlu Henri de Toulouse-Lautrec, yalnızca 35 yıl yaşamış bir adam
. Bu 35 senelik ömür de, doğumdan itibaren türlü fiziksel çileler ile geçmiş. Hayatın,  adaletsiz davrandığı bu Fransız ressam ölümünün üzerinden geçen 111 yıl sonrasında, içinde benim de olduğum büyük kitleleri etkilemeye devam ediyor.

Soy isminden de anlaşılacağı gibi,soylu bir ailenin oğlu idi ancak hayatının çoğunu, soyluların "avam tabakası" olarak adlandırdığı insanlarla birlikte geçirdi. Belki de, soylular arasında kendini huzurlu hissedemeyişinin sebebi, kusursuz olması gereken dünyada, doğuştan gelen genetik rahatsızlığı sebebi ile, kusuru temsil etmesiydi.
Sekiz yaşındayken, ailesi dağıldı. Kardeşinin ölümüyle sarsılan evlilik bitti, Henri annesinin yanında yaşamak üzere Paris'e taşındı. Lise çağlarında karikatür çizmeye başlayarak fark ettiği resim yeteneği ile neredeyse aynı zamanlarda, bir kemik rahatsızlığı olduğu ortaya çıktı ve bedensel gelişimi durdu. Eğitim hayatı bitti.  Oğlunun fiziksel görüntüsünü muhtemelen soylu aile ağacına yakıştıramayan babası onu arayıp sormayı bırakırken, annesi resim yapmaya teşvik etti.

dans le lit


Ferdon Cormun'un atölyesinde Van Gogh ile tanışması, hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri oldu.



Afişlerin sanat eseri sayılmasındaki en büyük adımlar, Lautrec sayesinde atıldı. Günümüzdeki, estetik ve sanatla harmanlanmış reklam anlayışının gelişmesindeki rolü tartışılmaz olan ressam, daha sonrasında afiş çizerken tanıştığı bu dünyadan etkilenerek resimlerinin genel konusunu, dansçılardan, kentin varoşlarından, fahişelerden seçmeye başladı. Elbette ki bu durum soylu babasının hoşuna gitmedi ve Lautrec evlatlıktan reddedildi.

Jane Avril'in şovu için hazırladığı afiş

Frengi ve alkol yüzünden sağlığı bozuldu. Sanatoryuma yattığı dönemde bol bol at ve sirk resimleri yaptı. 9 Eylül 1901'de hayatını kaybetti.





Lautrec'in beni etkileyen yanı, resimlerinden yansıyan korunma ihtiyacı. Çıplaklık ve kadın erkek bolca kullandığı figürler olmasına rağmen, resimleri erotizm değil, şefkat kokuyor. Hayata başlarken yanında getirdiği genetik rahatsızlığına rağmen geldiği yer bir başarı sayılabilirse de, yansıyan bu korunma arzusu, oldukça melankolik. Kullandığı soluk renkler, mekanlar, resimlerdeki insanların duruşları, yüz ifadeleri her ne kadar acı dolu sahneler içinde olmasa da, hüzünlü.

Daha ayrıntılı bilgi ve diğer eserleri için;
http://www.nga.gov/exhibitions/2005/toulouse/index.shtm